'Boğaziçi, Salıncak, Gülümseme' üzerine
1996-2000 yılları arasında İstanbul’da çalışan Marita Lintfert Türkiye’de yaşadıklarını anlatan bir kitap yazdı. Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan romanda Türkiye hakkında birçok bilgi de yer alıyor.

"Der Bosporus, die Schaukel, das Lächeln" (Boğaziçi, Salıncak, Gülümseme) başlıklı romanına 34 yaşındaki yazar neden bu verdiğini şöyle açıklıyor:
"Romanın temelinde yatan üç noktaya baktım ve boğaziçi, gülümseme ve salıncak sözcüklerinde karar kıldım. Boğaziçi İstanbul’u, gülümseme günlük yaşamı sembolize ediyor. Salıncak ise resimsel olarak anlatıcının hem Türkiye’de, hem de Almanya’da yaşıyor olmasını ifade ediyor. Çünkü başkahramanın her iki ülkede de arkadaşlık ilişkileri var. Ayrıca Türkiye’de çalışan Alman arkadaşlarıyla da ilişki içinde."
"Igel" yayınevinden çıkan romanın konusu kısaca şöyle: Leni Lindenbaum, Türk eşi ile birlikte 1996 Eylül’ünde bir üniversitede çalışmak üzere İstanbul’a gider. Metropolün kendine özgü havası Leni’nin kendini tekrar keşfetmesine yol açar. Acı tatlı günler yaşar, başarılar ve hayal kırıklıkları kolkoladır Leni’nin hayatında. Karşısına çıkan her şeye meraklıdır - ta ki 1999 Ağustos’unda meydana gelen deprem yaşamına bir başka yön verinceye kadar.
Öykü genel hatlarıyla kitabın yazarı Marita Lintfert yaşam hikayesine çok benziyor. Çünkü yazar da 1996-2000 yılları arasında İstanbul’da Marmara Üniversitesi’n işletme bölümünde çalışmış. Fakat Marita Lintfert kitabın otobiyografik olmadığını söylüyor. “Kitapta İstanbul’un tasviri benim gözlemlerime dayanıyor. Ama romanda geçen figürlerin, karakterlerin çoğu hayal ürünü."
"Der Bosporus, die Schaukel, das Lächeln” Marita Lintfert’in ilk kitabı. Yazar romanda sadece Leni Lindenbaum’un çevresinde gelişen olayları anlatmakla yetinmiyor. Aksine Türkiye tarihi, kültürü ve coğrafyası hakkında birçok bilgi de sunuyor. Yazar roman ile okuyuculara belli bir mesaj vermek istediğini belirtiyor, özellikle de binbir türlü yasa, kanun genelge ile insanların günlük yaşamlarına sınırlamalar koymak için çabalayan Alman politikacılara: “Günümüzde farklı kültürlerden insanların nerede çalışılacaklarına, nerede yaşayacaklarına kendilerinin karar vermesi gerektiğini göstermek istedim. İnsanlar, Boğaziçi ve Rhein nehri arasında bir seçime zorlanmadan yaşayabilmeliler. Farklı dile, kültüre ve değer yargılarına sahip herkesin, var olan bir sürü ara mekanda varlığını sürdürmek istemesi anlayışla karşılanmalı. Çünkü böyle bir yaşam mümkün."
Marita Lintfert, 1967 yılında Münsterland yakınında Suedlohn’da dünyaya gelmiş. Bielefeld Üniversitesi’nde yüksek öğrenim gördükten sonra çeşitli işlerde çalışmış. 1996’dan 2000 yılına kadar İstanbul’da geçirdiği dört yılın akademik kariyeri için büyük avantaj sağladığını belirtiyor. Ama onun için asıl önemli olan birey olarak, bir aydın olarak edindiği yaşam deneyimi:
"Dört yılda Türkiye’yi tanıdım, tercübe edindim. İstanbul’da ve Ankara’da bir çok arkadaşım var. Orada düşünme tarzım, algılamam değişti. fiimdi Almanya’yı daha farklı görüyorum. Artık sadece bir ülkede yaşamayı, deneyimlerimi, ilişkilerimi yalnız bir ülkede yoğunlaştırmayı düşünemiyorum.”

Türkçenin Güzel Sesi
Halen Bremen Üniversitesi’ne bağlı bir enstitüde araştırmacı olarak çalışan Marita Lintfert, Türkiye’de sadece çalışmakla ve roman yazmakla yetinmemiş, aynı zamanda Türkçe de öğrenmiş. Marita Lintfert bununla gurur duyduğunu söylüyor:
"Tabii ki biraz Türkçe öğrendim. Özellikle sokakta, bankada, postada, bakkalda Türkçe konuşmak zorundaydım. Ama öğrencilerimle sadece Almanca konuştuk, çünkü çok iyi Almanca biliyorlar. Almanya’da da Türkçe öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü çok güzel bir dil, ses olarak çok beğeniyorum." (
Tuncay Özdamar - Cumhuriyet Hafta)

 geri / zurück